
Erdoğan & Atatürk
Recep Tayyip Erdoğan’ın nevi şahsına münhasır nitelikleriyle sunduğu fırsat ve bu fırsat ile Mustafa Kemal Atatürk’ü anlayarak sahici tanımak!..
Kitleleri sürükleyebilen kahramanlara ilgim saygıdan ileriye gitmedi bundandır ki hiç takipçileri ya da hayranları olamadım. Otorite figürleri her daim bir ürperti oluşturduğu için bende böyle bir yetinin gelişmesi de beklenemezdi…
Bu kıyaslamayı yapma ihtiyacı ise doğal olarak alt başlıkta yer alan, zaman denen huysuzun insana sık sık sunduğu fırsatlardan birini yakalama gayretidir ki oldukça önemli bir ayrıntı…
Kıyas öncesi belirtmek gerekir, iki lider de benzerleri gibi çağın ruhunu en iyi yansıtan kişiliklere sahiptirler; belki aynı yazıda dahi iki ismi bir arada yâd etmeyi bağdaştıramayanlarınız olacaktır ancak iyi bir gözlemci –ki uzmanlık alanım olarak görürüm gözlemi dolayısıyla gözlemciler bu fırsatı değerlendirmeyi takdir edecektir…
Amerika’da Obama örneği, Rusya’da Putin gibi ilginç mi ilginç bir kişilik ve benzeri diğer ülke liderleri, bu tarafta ise daima içe kapalılıktan kurtulma mücadelesi veriyor görünümü sergilese de aslında kendini dış dünyanın gidişine bağımlı kılmaz ise ciddi rahatsızlıklar gösteren bizim gibi gözleme şayan halk tabi ki bir R. T. Erdoğan çıkaracaktı…
Nitekim:
Vladimir İliç Lenin ( 1870 - 1924 )
Winston Churchill ( 1874 - 1965 )
Josef Stalin ( 1881 - 1953 )
Benito Mussolini ( 1883 - 1945 )
Adolf Hitler ( 1889 - 1945 )
Mao Zedong ( 1893 - 1976 )
Böyle bir zamanın ruhu ise Mustafa Kemal Atatürk ( 1881 - 1938 ) yaratmıştı…
Bugün milyonlarca insan onların ‘izinde’ yürüdüğünü, ülküsü yaşattığını inanıyor; başka milyonlar ise onların yerküreyi çok daha yaşanmaz hale getirdiğini düşünüp her anıldıklarında arkalarından lanetler yağdırıyor...
Oysa hiç kimse onların bir ‘çağın yaratımı gerçeği’ olduğunu göremiyor; bunu çoğunlukla ‘kişisel’ çıkarlar, kimi zaman ise hiçbir şey hakkında gerçek anlamda fikir sahibi olamamaktan dolayı yapıyorlar...
Ya herkes onları seviyor, ya kınıyor; anlamak mı? Neredeyse kimse istemiyor... Onların ‘bir çağın ruhunu’ yansıttığından bihaber yalnızca kendi düşündüklerini ifade ettiği gibi ahmakça bir inançla etraflarındaki alternatif her düşünceyi kıyasıya eleştiriyorlar...
Bu kıyasın özellikle her iki şahsiyet içinde düşünsem de Erdoğan için o kadar da önemli olmayabilir zira canlı kanlı hala gözlemleme şansına sahibiz onu bu nedenle daha çok Atatürk takipçileri için gerçekten sevdikleri bir karakterin nasıl öyle bir şahsiyeti gelişim aşamasında edindiğini, ideallerini, hayallerini ve bunları gerçekleştirme uğrunda etraflarındaki canlılığa nasıl bir ruh hali yansıttığına, kısacası tapıncı yadsıyıp kişiliği anlamaya istekli olanlara Erdoğan’ın şahsındaki güncel yaşadığımız durumlar örneklendiğinde, tekrarlamalı: müthiş bir fırsat sunmakta…
Öncelikle ideal ve hayallerden dem vurmuş iken bir satır atlayarak yine bu coğrafyalara özgü idare anlayışına değinmeli böylece kıyasımızın temeli anlaşılabilir. Yerkürenin doğu coğrafyasına özgü olan kadim devlet geleneği anlayışı bizim için de elbette geçerlidir; oysa kadimlik gerçekten söz götürmez bir gerçeklik iken devletten de söz edilemez; çünkü hiç olmamıştır… kendine özgü bir bürokrasi hükümranlığı sürer bu coğrafyalarda, gücü eline geçiren ‘Bey, Ata, Padişah ya da parti Liderine’ ise bu bürokrasi biat eder ve bundan sonra o liderin ideal ve hayallerinin arkasından zaten sefil bir halde yaşamakta olan halk sürüklenir. Nitekim Türk geleneğinde Orta Asya’dan bu yana getiren itki de budur bizi ve diğer doğu halkları içinde pek farklılık taşımaz bu anlayış. Dolayısıyla gerçek bir devlet anlayışı barındırmaması nedeniyle de çağdan çağa daha da sefil, içinden çıkılmaz toplumsal sorunlar yumağını sırtında, her yeni nesil taşıya taşıya hiçbir zaman insani yaşam şartlarına ulaşamadığı gibi böyle bir beklentisi de olmamıştır zaten (aksi takdir de insan sormadan edemez: bunca yüzyıllar ancak bu düzeye mi taşıyabildiniz insanlık düzeyini, uygarlığı? diye, değil mi?)…
Şimdi bu ideal ve hayaller bahsinin temelini açıkladığımıza göre kıyasın ana hatlarını da belirginleştirmiş oluyoruz; düşününüz ki Kurtuluş Savaşı’ndan zaten ümitsiz olarak çıkmış bir halk –kurtulmuş ama ne pahasına? Ümitsizlik vurgusu bundan… ve hükmetme gücü yeni bir ele geçiyor bu gücün ideal ve hayalleri gerçekleşme imkanını buluyor böylesi bir güç boşluğu ortamında. Tepkiler, aşırı karşı koyuşlar olmuyor mu? İsyanlar! Tabii kaçınılmaz… İşte tam bu nokta da, bu karşı koyuşlara verilen tepkiyi Atatürk’ten çalarak Erdoğan’a yansıtabiliriz. Nitekim günümüz mesellerine benzeri ideal ve hayalleri toplum üstünde gerçekleştirme imkanını oldukça iyi yakalayan Erdoğan’ın karşı duruşlara gösterdiği tepkiyi aynen kullanabilirsiniz. Bu yansıtmalarda karşılıklar belki biraz sert, kaba belki biraz örtülü yahut açık ama eşit ölçüde aynı sindirici etki olacaktır elde edeceğiniz. Kutsalın kutsalı sayılan inkılaplardan sokaktaki insanın oturup kalkmasına hatta ne düşündüğüne dek kontrolcü ideal gerçekleştirme dürtüsünün “isteseniz de istemeseniz de olacak” yorumunu bugüne taşıyınız anlamak için –ama durun! Gerek yok yahu! Bugün de aynı söz söyleniyor zaten…
“Aman efendim bir tarafta halkını ilkelliklerinden sıyırarak modern uygarlık seviyesine çıkarmak gayesi ile ömür harcayan zatı muhterem ve diğer tarafta belki de tam tersi, nedir bu kıyas?”
Hiç de böyle değildir aslında: Toplulukları talihsizliklerinden kahramanlar( siz lider deyin vs.) sıyırmaz, onlar yalnızca ışık yakar ve yol açarlar; topluluklar ise ortak irade sergileyerek kahramanların aşırılıklarını törpüleyerek –zira o ideal ve hayaller bütünüdür ve sınırsız gerçekleştirme ortamı ister topluluklar bu törpüleme ile uygarlık seviyelerini kendileri tayin ederek yükselirler. Bu durum bizim gibi halklarda hiç gerçekleşemediğinden(2500 yıl öncesi hariç…) bugünkü her açıdan absürt toplumların ortaya çıkması da kaçınılmaz olmuştur: Canlılığa ve özelde insana saygıyı içselleştiremeyen, yaşama sevinci ve bilincinden bihaber bireyden toplum yaşamına ulaşan temel haklarından hiç mi hiç haberi olmayan ve bu hali ile de sınıflandırmakta dahi güçlük çekilecek insan güruhları…
Yeni Bey’ler güç kasansa da yüce devleti alinin peşi sıra sürüklenerek daha nice nesillerimizi bu sefaletimize ortak etsek gayesindeki akıl ermez aymazlıkta ruh halleri…
Yinelemek gerek: Evet, Franklin’e “güvenliği için özgürlüğünü feda eden özgürlüğü ve güvenliği de hak etmez” dedirten ruh ivmesi, Atatürk’e “hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” düsturunu söyletmek durumunda bırakmıştır. Erdoğan eğer topluluğun bireye indirgenen halkasına dek bu yönde bir beyanatta bulunmadı ise de mutlak gerçekleşecektir bu. Oysa birey ve toplum bundan ne kazanım sağlayabilir?
Franklin’in şahsiyetinde hükmü altındaki toplum onun aşırılıklarını dizginleyerek ideal ve hayallerinin topluluk çıkarına olan yönlerini gerçekleştirmesinde cesaretlendirmiş ve kahramanın bu yolla da aynı zamanda kendini gerçekleştirmesine de imkân sunarken uygarlık mesafesinde daha ileriye taşımayı başarabilmiştir. Ya bizler? Atatürk’ün şahsında bu iradeyi gösterebilmiş bir toplum olduğumuzu iddia edebiliri miyiz, tıpkı şimdi Erdoğan şahsında başaramadığımız gibi…
Yalnızca tarafgirlikler, ahmakça hamasetler, değersiz kişisel çıkar ve unvanlar uğrunda ideal yaşam imkanı sunamayacağımız gelecek nice nesiller… Nesiller…
Üçüncü Binyılda İnsana Dair Serzenişler - I -



